16 Kasım 2010 Salı

Bayram

Bayram sabahları! İnsan bayram sabahları yersiz bir mutlulukla uyanıyor, neden bilmem. Şu yaşıma geldim - 21 yaşı böyle abartmayı çok seviyorum- hala neden bayram sabahları mutlu oluyorum acaba? Geçirdiğim muhteşem bayramlar söz konusu bile değil. Tam tersine her bayram sabahı, eğer şanslıysan biraz daha geç akşama doğru bizim evde büyük bir kavga kopar.

Babaannem pek değişik bir insandır, yaşlı bir kadın hakkında kötü konuşmak istemiyorum, konuşmam da ama evimizde çok fazla gürültüye, gözyaşına ve bağırışa sebep olmuştur. Bu yüzden ya kardeşlerim gitmek istemez ya annem ya da herkes gitse bile muhakkak bir olay çıkar dönüş yolunda herkes ağlar, birbirini suçlar diğer bayram gitmek istemiyorum bağırışları yükselir vs. Aile dramımıza kimseyi dahil etmeyeceğim sonuçta hoş şeyler yaşanmaz çoğunlukla.

Bugün de sabahtan buna benzer şeyler yaşandı, ama yine de diğer yıllara nazaran ufak yaralar aldık, akşam eve geldiğimizde herkes birbiriyle konuşmaya devam ediyordu ve hatta herkes aynı odada oturup film bile izledik.

Alper'le yine konuşmuyoruz. Bu olay ayda en azından bir kere yaşanıyor biliyorum ama gerçekten sıkıldım ya..

İlk başta sadece deney yapıyordum, ben aramazsam arayacak mı diye. Tabi aramadı, iki gün geçmişti yine dayanamadım aradım, o salak salak güldü sen aramıyorsun diye aramadım inat yaptım gibi gerizekalı yorumlarda bulundu, kavga çıkarttım, yüzüne kapadım.

Çocukça değil, benim takıldığım çok daha farklı şeyler, bu salak tavrı, aramaması ve benle yavşak yavşak konuşma tarzı.

Üç gün geçti, aramadı, aramadım, ki telefonu kapattığımda iğrenç mesajlarımı da üstüne salmıştım.

Yazınca her şey daha saçma, manasız ve Alper beni hiç siklemiyormuş gibi göründü, hatta bu kadar boktan bir ilişkinin içinde olduğum için acıdım bile kendime.

Offff. Uuğraşmayacağım artık, ne hali varsa görsün gerçekten, sıkıldım ya iki senedir aynı saçmalıklar, aynı ıssız adam ayakları. Umurumda değil.

14 Kasım 2010 Pazar

Gidelim

Göründüğünden daha zor. Yapamıyorum.

Gidelim...

Bilmediğimiz bir yere, bilmediğimiz kişilerle, bilmediğimiz bir zamana.

Bir ilişkide nerede hata yapılır, nerede öbür hatalara yer açarsın, nerede diğer hatalar için onu cesaretlendirirsin bilmiyorum.

Ben bunları yaptım, birine her şeyiyle onu kabul ettiğimi belli ettim, sustum, gururumu kırdım, kanadımı kesip attım.

Hata yaptım ama nerede yaptım bilmiyorum, ilk hafta mı ikinci ayda mı birinci yılda mı koca bir soru işareti ve ben bütün kaosun ortasında karar vermekten korkan bir kızım, hesap yapmaya çalışan ama hesapsız davranan.

Oldukça şapşal, oldukça şaşkın.
Yazmak gelmiyor içimden.

Ben günlük tutarım, günlük tutmazsam buraya yazarım, buraya yazmazsam bir yerlere bir şeyler karalarım ama muhakkak yazarım.

İki haftadır yazamıyorum, depresyonda değilim, kendimi öldürmeyeceğim ya da yakın zamanda erenköy ruh ve sinir hastalıklarına yatmayacağım.

Çok güzel şeyler de oldu iki hafta içinde, mutlu oldum, hayatımda gülmediğim kadar güldüm ama işte aması var.

Kimse bilir mi ince çizginin neresinde olduğunu? Mutlu olmakla mutsuz olmak arasındaki çizgiyi ya da birinden ayrılıp ayrılmamak gerektiğin arasındaki o kararsızlığı.. Aramak mı gerekir aramamak mı ? Unutmak mı hatıralara sarılmak mı ?

Neydi insanın hayatını değiştirecek kararlar? Herkes bu kararları verirken bunların farkında mıydı?

Ne yapacağımı bilmiyorum artık. Ne demem gerektiğimi, ne söylememin doğru olduğunu bilmiyorum. Kendimi de tanıyamıyorum.

Özlüyorum. En çok kendimi.

Her şeyi iki sene öncesine almak istiyorum hızla.. Hızla..

1 Kasım 2010 Pazartesi

Hastahane ve Saçmalıklar ve Bolca Aşk

Bu aralar pek bir yoğunum, aklım buralarda olsa da kim ne yaptı diye düşünsem de fırsat bulup bir türlü giremedim olmadı.

Alper geldi, cuma öğlen saat bir gibi, o geldiğinde saçımı yıkıyordum, pijamalarımi pofuduk terliğim, saçlarımdan akan sularla uzun uzun sarıldık birbirimize, o bacağımı oramı buramı sıkıştırdı, hiçbir şey olmamış gibi salak salak davranıp durduk.

Özlemişim, onu özlemek öyle bir şey ki, çoğu şey anlamsız ve saçma gelse de, onu özlemek basit ve zahmetsiz, istemesen de gelişiyor içinde o duygu, durduramıyorsun. O geldi ve ben düşündüğüm her şeyi unutuverdim, yanındaydım, sarılıyorduk birbirimize, üç haftadır görüşmüyor gibi değildik, sanki dün evine gitmiş ve sabah kahvaltıya gelmişti.

Ona aldığım hediyeyi verdim üç hafta olmuştu alanı, çok cici bir digital anahtarlık, içine resim yüklüyorsun, altmış tane öyle o resimler dönüp dönüp duruyorlar işte. Hem çok ucuz, hem de çok güzel bir hediye olduğunu düşünmüştüm alırken ama bizim oduncuğa biraz fazla kaçtı tabi yine de aldı çekmece de falan durur herhalde bilemiyorum.

Yatakta, yorganın altında komedi filmleri izleyip, cips yedik, bol bol meyve suyu ve cola tükettik, salak salak güldük, birara su savaşı yaptık, sonra ben yerleri sildim, o fön makinasıyla yatağı kuruttu, bol bol boğuştuk, durmadan birbirimizi yataktan atıp durduk ve deli gibi güldük.

Gece dışarı çıktık arkadaşlarımızla biraları yudumladık, el ele tutuştuk, çaktırmadan öpüştük, gece yemek yemeye yedik, ben sucuk ekmek yemek istiyorum diye ona da zorla sucuk ekmek yedirdim, en azından leş gibi sucuk kokmam ona diye düşündüm, geldik birbirimize sarıldık ve uyuduk.

Ertesi gün dünyanın en güzel kahvaltı masasını hazırladım, beraber ölene kadar yedik, sonra yine birbirimize sarılıp film izledik, akşamda bu sefer Alper'in başka arkadaşlarıyla fasıla gittik.

Gittiğimiz yer çok hoş bir yerdi,çok güzel rumca müzikler çalıyordu, mezeler yemekler de on numaraydı, ilk defa romantik bir müzik eşliğinde dansettik, ben pek ayaklarımı uyduramadım, heyecandan napacağım şaşırdım, bir iki kere tökezledim, herkes bana bakıyormuş gibi paranoyalara kapıldım kısacası kendimi bolca rezil ettim işte.


İçtik ama en çokta Alper içti, yanıma geldiğinde bazen çıkıyoruz, ama o eskiden özellikle de benden önce çok içen, her gece dışarı çıkan bir insandı. Ve gerçekten de hayvan gibi içtiğini, ve sanki hiçbir şey içmemiş gibi görünmediği zamanları bilirim, kısacası bünyesi sağlamdır daha doğrusu öyleydi.

Biz bir senedir falan içmeyi ve dışarı çıkmayı bıraktık, çok nadir olarak dışarı çıkarız evde oturup, televizyon izlemeyi, film izlemeyi daha çok sever olduk, sanki artık yaşımız da geçmiş gibi kafamız da kaldırmıyor, bir iki kere çıkıp bir-iki saat sonra hadi eve gidelim dediğimiz ve kalktığımız çok oldu. Nitekim cuma akşamı da saat on bir buçukta biz hesabı ödeyelim başımız ağrıdı demeye başlamıştık bile. Sanırım biraz sıkıcıyız.

Neyse saçmalama moduna geçtim yine, kısacası Alper feci içti, ilk başta bir şeyi yoktu, hepimiz rakılarımızı yudumluyorduk, sonra bu bağırarak konuşmaya başladı, bağırarak gülmeye ama çok komik ve tatlı, biz hala işin ciddiyetine varamadık.

Daha fazla uzatmayacağım, en az içen ben olduğum ve gerçekten hiçbir şeyim olmadığı için arabayı ben kullandım, Alper bu arada iyice kötüleşti. Alper'in arkadaşlarının evine gidip bir iki ona kahve içirip sonra biz eve dönecektik, planımız buydu. Ama Alper'in daha arabaya biner binmez kafası düştü, sanki böyle boynunu tutamıyor gibi, ben bir yandan araba kullanmaya çalışıyorum, bir yandan Alper'i dürtüyorum iyi misin diye, bizimkinden ses çıkmıyor.

Bir şekilde geldik arkadaşların evine, iner inmez kustu, ve ondan bir yarım saat sonra da kusuyordu, durmadan kustu kustu, en sonunda ben bunu duşa soktum, giydirdim yatağa yatırdım, bu yine kusmaya başladı, ama beyimizin tek söylediği Yarımada git içeri, senin yanında kusamam. Ben gittim oturdum içeri, bizim küçük beyden ses seda kesildi, dedim gidip bir bakayım şuna, yataktan düşmüş, yerde bayılmış, ağzının kenarında kusmuk-köpük gibi bir şeyler, yatıyor. Ben vurmaya başladım buna, bir yandan da Alper Alper diyorum, yok bizimkinden tık yok. İçerden çocuklar koştular tabi bu arada, bunlar da gördü bunu bu halde, biz kucaklıyoruz sen arabaya götür doğru hastahaneye dediler, ben yine nasıl araba kullandım nasıl onu hastaneye götürdüm, nasıl ağlamadım bilmiyorum.

İki serum yedi, ayıldı, saçma salak konuşmaya başladı. Doktorlar nerdeyse alkol komasına girecekmiş falan gibi salak yorumlar da yapmayı ihmal etmedi. Üç pijamalı tip, yanlarında topuklu, mini etekli, parmağında yüzükler kolunda bilezikler tadında, gözleri dolu dolu içeriye odaya bile giremeyen, kapının önünde sadece iyi olacak mı diye bayılmak üzere olan ikinci hasta modunda takılan ben, ve ikinci gecemiz de böyle geçti.

Sonra iyi oldu, daha fazla yazacağım şeyler vardı ama şuan gerçekten olan olaylar aklıma geldi ve birden pilim bitti, yatağa gidip uyuyabilirim bile, yastıktan da daha kokusu geçmedi, keşke hep kalsa diye düşünüyorum ama bir iki sabaha uçar gider en fazla.

Dün gece uykusunun arasında uyandı, beni kocaman öptü, kendisine çekip, sıkıca sarıldı ve uykusuna kaldığı yerden devam etti.

Ben ise bütün gece ağladım, keşke gitmese dedim, o farketmedi, ağladım ağladımm..

Ben onla olmak istiyorum hiçbir şey umurumda bile değil. Bir tek o olsun, işte o zaman ben dünyanın en mutlu insanıyım. Ama şu durum yok mu, bayramdan sonra birde üstüne Londra saçmalığı ekleniyor, koca yedi ay, onun kokusu olmadan nasıl yaşanır bilemiyorum.

Ben onu çok seviyorum...

26 Ekim 2010 Salı

Alper

Gelecek cuma günü, sabahı, evime. Buraya elini kolunu sallayarak geliyor , boxerları, eşofmanları, yatarken giydiği basket şortu, üç-dört adet erkek tişörtleri, yıkanmış ütülenmiş bir şekilde onu bekliyor.

Ben ise öyle hüzünlü, boynum bükük onu bekliyorum ki, içimden bir ses diyor, Yarımada bu son şansınız, hallettiniz hallettiniz yoksa sen yapamayacaksın böyle.

İki gündür konuşmuyoruz yine ve ben kimseye söylemedim yine nasıl ne şekilde kavga ettiğimizi. Kavga da etmedik ya, kavga etsek daha basit olurdu, diyebilirdim böyle şöyle dedi kalbimi kırdı, ama haksız olduğunu düşünmüyor gibi.

Sadece o gidiyor, ben onu tutamıyorum, hesaplar kitaplar da tutmuyor, ondan uzak dur o gelir ya da üstüne düş diyebilirsin ama hayır hepsini denedim, bir işe yaramıyor. Onu tutamıyorum, her gece ağlasam da ona yalvarsam da o gidiyor, tutamıyorum.

Telefon konuşmalarımız gittikçe azaldı, önce önemsemiyordum, benim okulum, onun işi, yorgunduk, bahanelerim hazırdı, avutuyordum kendimi. Sonra fark ettim, biranda değildi, önce yüreğime bir ateş düştü, o büyüdü büyüdü ve ben görmezden geldiğim, üç maymunu oynadığım her şey açığa çıktı, bir bir ve ben bunun altında ezildim, üç gecedir vücudumdan çıkan gözyaşının haddi hesabı yok, şaşırıyorum her sabah hala yaşadığıma, bana kalsa susuzluktan ölmem gerekirdi..

O beni aramıyor artık. Haftada bir belki. Telefonuma da baktım, evet gerçekten de aramıyor, benim kuruntum değil. Bir akşam arayıp, günün nasıl geçti diye sormadı bana, iyi misin bir sıkıntın var mı, üşütme kalın giyin ya da önemsiz bir şey ama şuanda aklıma gelecek bir şey, yemek yedin mi aç mısın gibi, normalde farketmeyeceğin ama aslında seni düşündüğünü gösteren, hiçbir şey sormadı bana. Ben aradım onu hep akşamları, dizi izliyorum dedi, yorgunum dedi, uyuyacağım Yarımada kapa hadi dedi. Benle konuşmadı, neden bilmiyorum, benle konuşmak istemiyor artık.

Telefon görüşmelerimiz topu topu günde beş dakika sürdüğü halde uzun sessizliklerimiz oluyor, inatla konuşmuyor, bozmuyor, sonra istediği cümleyi kuruyorum ona, tamam ben kapatıyım diyorum, o da sen bilirsin diyor. Hoşçakal diyip kapatıyoruz.

Sesimi duyunca mutlu olmuyor, yanıma gelirken bile mutlu olmuyor, eskiden böyle değildik, haftasonu ben ya da Alper şehirden ayrıldıysak, dönüşte saatlerce birbirimizden ayrılamazdık, saatlerce öpüp koklardık birbirimizi, sanki yıllardır ayrıymışız gibi.

Geçen cuma kamerada bir saat konuştuk, konuştuk derken açıktı, uzak bir ilişkiye sahip olmamıza rağmen hiç aç bir seni göreyim demez, ayda bir öyle eserse açarız, kapatırken ağlamaya başladım, sessiz sessiz, farketti, kamerayı kapattım, ağlama dedi, seneye yanına geleceğim dedi, umarım dedim.

Biz bitiyoruz, yanan bir mumun bitmek üzere olan fitilleriyiz, ilk elini tuttuğum, ilk göğsüne yaslandığım, uyuduğum , kokusunu ilk içime çektiğim, ilk koynunda ağladığım o gidiyor, bense sadece izliyorum...

24 Ekim 2010 Pazar

Bugün

Bugün hava çok güzeldi, ama öğlen on iki de kalktığımda içimden hiçbir şey yapmak gelmedi.

Bugün kalkar kalkmaz duş alıp, dişlerimi fırçalamadım, kendimden iğrenerek bir gün geçirmek nasıl gelir onu merak ettim.

Bugün amaçsızca 3 saat boyunca internette gezindim, tekrar tekrar facebookta Homa tuşuna bastım, yeni çıkan her şeyi okudum.

Bugün kendime tost yaptım, sonra yemek yemediğime karar verip yarın sabah yerim diye bir kaba koyup buzdolabına kaldırdım.

Bugün bütün gün ders çalışmam gerekirken hiç içimden gelmedi ve çalışmadım.

Bugün tam iki saatimi yatakta uyumadan, yastığa sarılmış, gözlerimi kapatmış belki uyurum diye düşünerek geçirdim, hayır en sonunda uyuyamadım ve yataktan kalktım.

Bugün hayatımda en çok sevdiğim şeyi yaparak elime kitabımı aldım, yine klasiklere sardım ama Dostoyevski bile dikkatimi çekemedi, kitabı kapatıp başucuma koydum.

Bugün annemi arayıp, cuma günü sinirlenip yüzüne kapatmamışım gibi uzun uzun konuştuk, hiçbir şey söylemeden onun özür dilediğimi anladığını umdum.

Bugün Alper'le konuşmak için üç-dört kere girişimde bulundum. Hepsinden elim boş döndü.

Bugün Göğüs'ün bana aldığı hediyelere yarım saat baktım, doğumgünümün yaklaştığını farkettim.

Bugün ben çok ağladım.

Bugün ben çok yalnızdım, diğer günler gibi...

21 Ekim 2010 Perşembe

Uyku

Geldim girdim yine yatağıma, aynı duayı tekrarlayıp tekrarlayıp duracağım ve yarın güzel bir güne uyanırım ve mesela Alper gelir belki, ben iki gün mutlu olup, haftaya olan iki sınavımı unutup, bütün gün onu seyre dalarım. Gelse keşke, her şey ne güzel olur...

Bugün gittim, cebimdeki son parayı da bir cekete verip çıktım, kendimi mutlu etmek için gitmiştim alışverişe, ama yoruldum ve çok uzun zamandır hep beraber alışveriş yaptığımızı fark ettim, tek başına dolaşmak hiç zevkli değilmiş, boşu boşuna saatlerce canımı çıkardım.

Şimdi yataktayım ve aslında çok mutsuz olduğumu düşünüyorum ama bunu kendime bile itiraf edememek ilginç olan. Neyse bunu yazdıktan sonra zaten daha fazla bu gerçekten kaçamayacağım.

Kısacası mutsuzum, onsuz olan her günden mutsuzum.