İnsan kaç kere aşık olur bilmiyorum.
Ben bir kere oldum.Ne zamandı bilmiyorum.İlk gün değildi sadece onun farkındayım.
Aylarca sonra aynı insanda o aşık olduğun kişiyi görmeyi umarsın. Beklentilerin seni yanıltmaz. Bazen gerçekten de görürsün.
Bir gün gelir o aşkı bile hissedemezsin. Aşkın bitmez sanırdın oysa. Bir bakarsın sen aynı sen değilsin yıllar sonra. Ona bakan gözler senin değil gibi. Bir yabancı gözüyle bakarsın sevdiğine. Kalp kırıkların fazla gelir. Söylediği her söz, neyle ilgili olursa olsun, canını acıtır. Ve bir sabah uyanırsın. Aşkla uyanmak yerine büyük bir üzüntüyle.
Aldatılmak. Bir, iki, üç... Sayısı önemli mi? Bir kız bir falda ilk fincanı açtığında aldatılmışsın der. Buruk bir gülümseme oluşur yüzünde.
Tanımadığın bir kız sana seni anlatır.
Eve gelirsin düşünürsün sonra. En son ne zaman mutlu oldun diye onla. Uyurken diye düşünürsün. Uyurken...
Bir insanla uyurken mutlu olmak demek, sadece uyurken kalbinin kırılmaması demekse eğer gitmek istersin.
İzin verilmez. Zorlanırsın tekrar denemeye. Unutmaya. Unutmak çare değil ki sevgili, ben seni affettim. Olanları unuttum zaten. Ben öyle bir unuttum ki kendimi unuttum, seni unuttum, bizi unuttum.
17 Ocak 2012 Salı
8 Ocak 2012 Pazar
Bu gece burada düşünüyorum ben. Hayatı, umutları, yalanları, çirkinlikleri, güzellikleri, kaybedenleri, kazananları, mutluluğu, mutsuzluğu. Hepsinden bir parça buluyorum kendimde. Hepsi beni ben yapıyor, birleştiriyor, beni bir arada tutuyor. Yazmayı unuttum fakat kelimelerim tükenmedi hala, söylemek istediklerim bitmedi.
12 Aralık 2011 Pazartesi
17 Kasım 2011 Perşembe
Zaman
Zaman akıp geçiyor.
Ve ben aynı yerde sayıyorum.
Yıllardır aynı korku, aynı sıkıntı, aynı huzursuzluk.
Ben, o, biz..
Bu blog ona ait. Ve ben hep ona ait olduğumu düşündüm.
Bana beni geri ver bir şansım olsun...
22 Nisan 2011 Cuma
Çin Çin
Bugün kafayı çekmeyi planlıyorum. Bunun için yeterli rakım ve balığım var, burada hava da çok güzel, balkondan çam ağaçlarına bakarken sarhoş olabilirim. Çok uzun zamandır içmedim, bugün arkadaşlarım bir bahane sundu bana, ben de hemen rakı getiriyorum dedim.
Olan şeyler hep aynı. Spora arada sıkılıp gitmesem de, devam etmekteyim. Kitap okuyabiliyorum hala, allaha şükür, bu da bana aslında iyi olduğumu, bir şeye konsantrasyonumu sağladığımı gösteriyor. Dün gece Elif'i okumaya başladım, Paulo Coelho en sevdiğim yazardır, her kitabını okuduğumda kendimi kitaplarındaki karakterlerden biri olmak isterken bulurum. Ben o kadar sıkıcıyken, küçük hayatım bana yetmez mutsuzum diye çığlıklar atarken, karakterlerinin bu kadar cesur olması beni deli eder.
Son kitabında da monotonlukla ilgili birkaç cümlesi vardı. Bütün gece düşündüm. Benim de sorunum bu değil mi, mutluysam bile hep bir monotonluk içinde yaşıyorum. Aynı arkadaşlar, aynı ortam, aynı adam, aynı okul, aynı hayatlar, aynı anlar, aynı kahkahalar, aynı ağlayışlar. Monotonlaştığımız her an o korkunç iç sıkıntısını hissedip, kaçıp gitmek istemiyor muyuz hayatlarımızdan?
Yapmak istediğim planlarım var yaz için, umarım yeteri kadar cesur olup yapabilirim. Saçma bir kısır döngüde yaşıyorum. Hayatımı kökten değiştirmek isterken, değişen şeylerin de monotonlaştığı gün, eski monotonluğumu özlemekten korkuyorum. Hayatta monotonlaşmayan şey yoksa, bu her şeyi bırakıp kaçıp gitme isteği de içimde yaşamaya devam edecek. Sanırım en korkuncu bu..
14 Nisan 2011 Perşembe
22 Şubat 2011 Salı
Sevgililer Günü
Ben hiç sevmedim sevgililer gününü kutlamayı, kendimi bildim bileni her sevgililer gününde sevgilim olmuştur, hediyelerin kaymağını yemişim, hediye vermemişim, sevgililer günü saçmalığına gülmüşüm, ilerde sayemde öküzcük olacak eski erkek arkadaşlarımın gururunu kırmışımdır. Artık onların yeni kız arkadaşlarının nasıl ahlarını aldıysam geçen sene yaşadığım bir olayla aklım başıma geldi
Bir sene önce, sevgililer gününün olduğu haftasonu İstanbul'a gitmiştim, pazar sabahı ilk otobüse binip gelmiştim tekrar. Nasıl hevesliyim yarabbim, aşk insana ne biçim şeyler yaptırıyor, haftasonu gitmişim İstanbul'da hediyeler döşemişim sevdiceğime, seke seke gelmişim Alper'in yanına. İlk şoku otobüsten inince yaşamıştım hiç unutamıyorum. Zaten çiçeklerle beni karşılamasını beklemiyordum ama insan zamanında gelir alır beni dimi, yok abi 20 dk ağaç oldum, gelecek beni alacak diye bekliyorum. En sonunda sinirden çatladım tabi, açtım telefon, ben taksiye biniyorum, ben senin için sabahın köründe yola çıkıyorum, bilirdim akşam gelmesini diyorum, o arada bu geliyor, iniyor arabadan bavulumu alıyor, beni öpüyor. İkinci şok! Leş gibi alkol kokusu geliyor, sanki evde demlenmiş yanıma gelmiş, nasıl bir koku. Bunun üstüne eve gidene kadar kavga ediyoruz. Akşam çıktığını bilmeme rağmen, ne bu rezillik, insan bu kadar içer mi, benim geleceğimi biliyorsun diye ortalığı ayağa kaldırıyorum.
Sonra sakinleşiyorum, eve giriyorum, diyorum herhalde evde bana sürprizler hazırlamıştır. Hiçbir şey yok ortalıkta, diyorum hediyeye güveniyor herhalde. Sonra bakıyorum beyimiz çikolatalı gofret bile almamış, bırak hediyeyi. Ben elimde hediyelerle kalıyorum öyle. Hediyeleri açarken biraz utanır gibi oluyor, diyorum akşam yemeğe falan çıkarız, gönlümü alır.
Tokat gibi hayalkırıklıklarım yüzüme çarparken, Alper gidiyor, çok yorgunum akşamdan kalmayım diye yatıyor, akşama kadar yataktan çıkmıyor, bende evde Alper'in ev arkadaşıyla tv karşısında güzel bir sevgililer günü geçiriyorum.
Bu sene ise akıllandım, hiçbir şey almadım, hiçbir beklentim de yoktu. Kavgalıydık, dört gündür konuşmuyorduk, Alper gideli birkaç gün olmuştu, başka bir ülkede, İngiliz hatunlarla kucak dansı yapar sevgililer gününde beni mi düşünecek diye kendi kendime gülüyordum.
Spordan eve gelip mutfağa girdim ve kapı çaldı. Kocaman orkideler geldi, çok güzel bir not eşliğinde. Alper hayatında bana karşı güzel cümle kurmamış insan, böyle cümleleri nasıl yazmış bilmiyorum. Sanırım Londra'da çok yalnız ve sevgisi kabardı. Oturup yarım saat ağladım nota bakıp bakıp. Ona haksızlık ettiğimi düşündüm. Eğitilmez bir ayı değil, belki biraz eğitimle bir şeyleri öğrenebilecek bir öküzdü. (İki ay önce doğum günümde de saat 12'de gelip, kucağında kocaman hediyelerle kapıma dayanmıştı. Daha bir hafta evvel yanıma geldiği ve hafta ortası olduğu için, evde doğum günümü kutladığım arkadaşlarımla küçük bir şok yaşamıştık, çünkü işten izin alıp yanıma gelmesi imkansızdı.)
Neyse çiçeğimi odamda bir yere koydum, sanırım yerini sevdi, çünkü çiçekler açıyor, ben ise her sabah ona bakıp bu kadar güzel bir şey olabilir mi diye düşünüyorum. İnşallah hiç solmaz, yerinden ve sahibinden mutlu olur. Böylece ben de her sabah onu görüp güzel bir güne merhaba diyebilirim!
Karalamaca
Sevgilim gitti. O başka bir hayata başlarken bende aldığım yeni kararları uygulamaya koydum.
İlk aldığım karar spora başlamak oldu ve kendimi tebrik ediyorum, üç haftadır bunu yerine getiriyorum. Bol bol acıyan, daha fazla spor yapmamam için yalvaran kaslarım var ama arada kendimi pek yormadan da olsa, sporuma devam ediyorum.
Bu kararı almam benim için çok zor olmadı. Aynaya ne zaman baksam topu topu 45 kilo olmama rağmen portakal kabuğu gibi görünen bacaklarım artık iyice bir sapıtmış haldeydi. Bazı çukurlar öyle bir büyük ki limon koysam düşmeden bütün gün durabilir. Kola ve kahve hayatım boyunca tüketmediğim içecekler olmasına rağmen nasıl bu kadar garip bir hal alabiliyorum bilmiyorum. İkinci sıkıntım ise artık bir kat çıksam bile kalp krizi geçirecek gibi olmam. Bildiğin okulda iki adım yürüdüğümde soluklanmak için durmam gerekiyor.
Diğer kararım ise sigarayı bırakmak oldu. Bunda spor kadar başarılı olamadım ama büyük ölçüde azalttım. Dört beş gün içmeyip sonra birden yarım paket içtiğim günler oluyor ama kendimi yine toparlıyorum.Garip reflekslerim oluşmuş, mesela her ders arası sigara içmek zorundaymışım gibi hissediyorum. İlerleyen haftalarda bu konuda da ne kadar başarılı olduğumu göreceğim.
Sabah erken kalkmakta bu dönem ders programımın bana dayattığı diğer bir değişiklik. Düzenimi değiştirmek pek kolay olmuyor. Bünyem sabah dörtte-beşte yatıp öğlen birde uyanmaya alışmış. Ama şimdilik bu da pek kötü gitmiyor, daha enerjik oluyorum, normal saatlerde uyanık olan insanlarla daha çok vakit geçirebiliyorum.
Kitap okumaya yeniden başladım ve sanırım en çok mutlu olduğum şey bu. İç sıkıntım biraz çekilir gibi oldu, en çok sevdiğim şeylere karşı tahammülsüzlüğüm geçti böylece. Üç haftada üç kitap bitirerek son iki ayda biriken başucu kitaplarımı azaltabildim.
Üç haftada dört kere sinemaya gittim, geçen dönem gittiğim sinemanın sayısına eşit olan sayı bu. Ayda bir tiyatroya gitmeyi de oturtabilirsem değmeyin keyfime, geçen dört ayda aldığım tek tiyatro biletini de o anki saçma ruh buhranları arasında yakmıştım.
Belki biz bazı şeyleri kendimize yapıyoruz. Kötü olduğumuz dönemlerde daha da kötü olmak için kendimizi zorluyoruz. Hayatımdan bir dönem geçip gitti, kitaplarımı okuyamadım, filmleri izleyemedim, vücudumu cezalandırdım, kendimden nefret ettim, arkadaşlarımla olmadım, kahkalarımı bıraktım bir yerlerde.
Neden zevk aldığımız şeyleri yapmaktan vazgeçiyoruz, bilmiyorum. Ama huzurluyum, uzun zaman sonra huzurluyum. İki sene evvel bir aşk nasıl içime büyük bir huzursuzluk bıraktıysa, onu bir şekilde attım içimden, çünkü huzursuzluk getiren hiçbir aşk onu çıkartıp yerine huzuru bırakmıyor. Ne yapıyorsan kendine, kendi kendine yapıyorsun. İçinden bazı şeyleri alan, seni kötü yapan şeyler düzeltmiyor seni... Bunu beklemek saçmaydı.
Umarım kendimle barışık olduğum, arkadaşlarımla vakit geçirmekten deli gibi haz aldığım, kitaplarımla, filmlerimle ve en önemlisi huzurlu mutluluğumla bu dönem geçip gitmez, hep kalır...
4 Şubat 2011 Cuma
Blue Valentine
Sanırım bir buçuk yıl önceydi. Saçma salak kız triplerinde olduğum bir geceydi. Ona sordum. Bana aşık mısın dedim. O hayır dedi. Ağladım. Çok ağladım. Çok sonra fark etti ağladığımı. Fark edince ben daha çok ağlamaya başladım. Sonra o özür dilemeye başladı. Ne için özür dilediğinin farkında bile değildi. Ama seni seviyorum, benim için çok değerlisin, bu yeterli değil mi dedi. Hayır dedim.
O geceyi anlatmak isterdim. Çünkü konuşmalar kadar bu konuşmalar geçerken ne yaptığın da önemlidir. Sevişirken ağlamak ve bunu çok sonra anlaması gibi.
Bugün ise karşımdaki insan bana en büyük yalanı söyledi. Seni görmeden gitmek istemiyorum gibi. Böyle düşünen bir insan diğer kişiye ne zaman gideceğini merak eden insandır, onu arayan, soran. Yarın sabah ben gideceğimi, kendisine dikkat etmesini söylediğimde, aaa ben de seni görmeden gidemem diyecek biri değil. Ne gün gideceğimi bildiği halde saatini bile merak etmeyen bir insan değil.
Birini seni sevmesi, aşık olması için zorlayabilir misin?
Zorlayabilirsin ve her gece beceremediğini bilerek uyuyabilirsin.
31 Ocak 2011 Pazartesi
Paranoya
Göğüsle eski sevgilimin ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Ve ilk böyle bir şey düşündüğümde sinirlendim ama sonra farkettim. Ben bir şey hissetmiyorum bile. Ne yaparlarsa yapsınlar, kim kimle olmak istiyorsa olsun. Beni ilgilendirmez, umurumda olmaz. İnsanlara değer vermeyi bıraktım çünkü.
------------------------------
Alper beni aldattı, bir küpe arkası mıydı sadece bütün olay bilmiyorum. Ama beynimde konuşmamızı yüz kere falan çevirdim ve beni rahatsız eden kısımları var.
-----------------------------
Bir şeylerden çok sıkıldım. İkiyüzlülükten, dedikodulardan... Sussa, yalan söylemeyi bıraksa... Bazen düşünüyorum, ben sustukça anlayacak diyorum, kimsenin anladığı yok. Bazen sessiz sakin olmamı sevmiyorum. Çirkeflerin iş yaptığı bir dünyadayız.
26 Ocak 2011 Çarşamba
Küpe Arkası
Şimdi düşünün bir küpe arkası var. Bir yatakta. Bir erkeğin yatağında.
Bir kız var. Sevgilisini görmek için sabahın köründe kalkıp uzaklara giden.
Bir ev var, deniz kenarında.
Bu evde, bir kız yere düşen bir şeyin sesiyle irkiliyor. Bakıyor bir tane küpe arkası.
Kız küpe takmayı sevmez, hiç takmaz hatta kulağında delikleri bile kapanmış.
Hiçbir şey yapmıyor,sadece gülüyor kız bunun üstüne...
Erkek saatlerce yeminler eder, kız saatlerce tamam der, erkek aklında böyle saçma bir şeyin kalmasını istemiyorum der.
Kız inanır mı, sanırım hayır. Sadece gitmeden evvel son görüşmemiz der, hep yalan söylerken olduğu gibi sinirlenip haklı çıkmaya çalışmadığını görür, belki annesinin ya da ablasınındır söylediği gibi diye düşünür.
Bilmiyorum senelerdir bir yalancıyla mı birlikteyim. Kafamı kurcalaması mı gerekir? Paltomu alıp ilk otobüse binip gitmemekle büyük bir hata mı ettim? Ben bir salak mıyım? Belki sadece saçma bir yanlış anlaşılma.
Keşke biri olsa, gidip sorsan sana gerçeği söylese. Böylece nasıl bir yalanda yaşıyoruz anlasak.
Bir küpe arkası, miniminnacık bir şey, belki bir kızındı, beni tanımayan bir kız, benim tanımadığım bir kız.
Şimdi nerededir? Kaybettiği küpe arkasını arıyor mudur?
23 Ocak 2011 Pazar
Mola!
Her şeye mola verdim, yazmaya, ağlamaya, ders çalışmaya, arkadaşlarımla ilgilenmeye, sevgilim için üzülmeye, mutlu olmaya. Bu arada doğum günüm geçti, yılbaşı geçti, annemin doğum günü geçti, koca bir dönemim geçti gitti.
Kollarımı sonuna kadar açarak başarısızlığımı kucakladım, bağrıma bastım. İki tane dersten kalarak, sandığım gibi zeki olmadığımı gördüm. Yıllardır benim için söylenen tembel ama zeki de koca bir yalanmış ya da yeteri kadar tembel değilmişim bilemiyorum.
Alper bu hafta başka bir ülkeye doğru depar atacak ve ben çılgın hayatıma kaldığım yerden devam edebilirim, derin kederlerimle yatakta kıvrılabilir, çılgınca onu özleyebilir, kimseyle konuşmayabilir, derslere gitmeyebilir ve hayatın onsuz ne kadar anlamsız olduğuyla ilgili bütün dünyayı hemfikir yapmaya çalışabilir, kampanyalar yürütebilirim.
Sonra kocaman F'ler üstüme üstüme gelir, telefonlarım hiç çalmaz ve koca bir ampul çakar, böylece anlayabilirim. Gerizekalıyım ve tedaviye ihtiyacım var. Yapacak o kadar çok şeyim, sürüyle ailem kadar sevdiğim arkadaşlarım, boktan ama bir şekilde giden bir ilişkim varken artık iki kişilik koca yatağımdan çıkmam gerek sanırım.
10 Aralık 2010 Cuma
POF!! Bu haftasonu Alper'in yanına gidecektim ve yalan oldu! Bu çarşamba da onun doğum günüydü ve ayrı geçireceğiz. Geçen sene gibi saat 12 de kapısına dayanıp sana pasta aldım diyemeyeceğim. Kapıyı açtığımda elimde mumlarla beraber kapının önünde dikilemeyeceğim, iyi ki doğdun aşkım deyip mumları üfletemeyeceğim. Benim sevgilim hiç pasta kesmez doğum günüde ya da kesmemişler bilemiyorum ama bence doğum günü pasta üflemek demektir, saçma bir dilek tutmaktır, hediyeler açmak, hediye paketleri üstündeki güzel dilekleri okumaktır.
Birinden uzak olmak zor, özel günler geçip gidiyor kaçırdığın diğer sıradan günler gibi.
Biliyorsun, kaçırdığın günler geri de gelmeyecek. İçinden bir şarkı tutturuyorsun, bir masal, bir avuntu, bir ninni.
"Kaçırdıklarının yerine gelecekte daha güzel günler olacak."
Belki?
1 Aralık 2010 Çarşamba
Sözler
Söylenen küçük sözler. Ama birini düşündüğünü belli eden, deşilmeye açık kelimeler. Farkında olmadan dökülür dudaklardan, karşındaki kişinin taa yüreğine en güzel duygularla.
Ölümden DönDÜM!
Evet. Şuan konuşan bir küçük ölücük Yarımada olabilirdi ve bu blogu kimse bilmediği için, kimse Yarımada öldü, gerçek adı şuydu, aslında şöyle biriydi, hiç onu burada okuduğumuz gibi mutsuz tanımazdık ve Alper'le birbirlerine delicesine aşıklardı demeyecekti ve yazdıklarım söz uçar yazı kalır gibi olmayacak, internet deryasında kuş olup farklı yerlere kanat çırpacaktı.
Ama yaşıyorum. Kırmızı ışıkta beklerken, bir allahın hanzosu-kodamanı vs vs 120'yle gelip bana çarptı. Yanımda arkadaşım vardı ve çok korktuk. Hayat kurtaran ise emniyet kemeri oldu, evet ölmek abartılı olabilir ama benim çenemi kıracağım, arkadaşımın da cama kafa atacağı kesin olacaktı.
Ve ilginç olan çıktığımız modern kahvehanelerden birinde arkadaşım montunu unuttuğu için yarı yoldan geri döndük. Beş dk arayla ikinci kez geçtiğimiz ışıklarda başımıza böyle bir şey geldi. İnsan düşünmeden edemiyor, gerçekten hayat bu kadar basit mi? Bir mont için biri ölebilir mi? Ya da aslında durmadan geçtiğimiz ya da bulunduğumuz bir yerde dakikalarla bir şeyleri atlatmış ya da kaçırmış olma olasılığımız nedir?
Alper'le tanıştığımız gece, bütün programlarım iptal olmuştu, o zaman yurtta kalıyordum ve yurtta birgün bile oturmak insana hapishanedeymiş hissi verir; çünkü oda da yürüyecek yer yoktur yapabiliceğin en büyük aktivite yataktan yatağa atlamak ya da yataktan sandalyeye atlamaktır.
O gece bir arkadaşımla dışarı çıktım, hiç tanımadığım yaklaşık 15 kişilik bir grubun içine girdim ve o gün Alper'le tanıştım. O benle tanışmadan evvel bir hafta evvel kaza yapmıştı.
Ben onla tanıştığımız ertesi günü en yakın arkadaşlarıma yalan söyleyerek tekrar Alperlerle beraber oldum. Beni alan ve akşam eve bırakmak vazifesini zevkle üstlenmiş ve bunu dünyanın en önemli misyonuymuş gibi düşünen birine yalan söyledim. Sonra niyeyse hep iplerimizin koptuğu akşamı o akşam olarak düşündüm, anlamıştı çünkü yalan söylediğimi, yurda gidiyorum derken nasıl oluyorsa seke seke gittiğimi.
Bunlar alakasız aslında ama birden geçti öyle aklımdan.
Kaza yaptım, eve geldim, bir bira açtım kendime, elim ayağım titriyordu hala, bir buçuk saat kaza tespit tutanağı için kağıt bulamadığımız için tshirtum ve yırtık pantolonumla dağın tepesinde donduğum için mi, ilk kazam olduğundan mı yoksa bir kişiyi bile arayıp yardım isteyemediğimden mi bilemedim.
Ve lanet ettim, bu kadar yalnız olduğuma, bir tane bana yardım et diyeceğim erkek arkadaşım olmadığına, telefon açtığımda beş dk da yanıma uçacak biri bulamadığıma ve ailemin ve Alper'in benden çok uzakta olmasına.
Biranın ortasındaydım ki kapı çaldı. Baktım Alper gelmiş. Kavga etmiştik, üç gündür konuşmuyorduk, hiçbir telefonumu açmıyordu.
Kaza yaptığımı öğrenince ve onu aramadığımı anlayınca iyice köpürdü, arkasından kavga ettiğimiz konu açıldı. En sonunda o kadar sinir bozukluğuna dayanamadım ağlamaya başladım hüngür hüngür. Sen bana böyle yapıyorsun, şöyle yapıyorsun, ben burada ne durumdayım biliyor musun, köpekler gibi yalnızım diye.
Karşı koltukta yarım saat önce tepecek manda gibi bakan adam geldi oturdu yanıma, sildi gözyaşlarımı dudaklarıyla ve parmak uçlarıyla, böyle yapma, sanki seni nasıl sevdiğimi bilmiyormuşsun gibi konuşma dedi. Öptü beni, kokumu içine çekti dakikalarca, ben ve o birbirimize deli gibi sarılmış bir şekilde oturduk öyle çok uzun süre. O kulağıma güzel şeyler söyledi ve ben yazın alıp bana hala geri getirmediği bavullarımı sordum, getirmemiş, buna güldük uzun uzun. Biraz sonra kavga etmemiş gibiydik, ben hiç kaza yapmamış, ben hiç telefonumu açmadığı üç gün boyunca ondan ayrılmaya karar vermemiş gibi. O bana hiç kızmamış, ben ona hiç sinirlenmemiş ve birbirimizi inatla haklı görmemiş gibi.
Zamanlama... Hayatta her şey o kadar zamanlamayla oluyor ki.
Ben Alper'i zamanında ve onu hiç tanımadan sevdim. Benim için tam zamanıydı ve tanımama bile gerek yoktu.
Alper beni inatla sevmek istemedi, onun için herkesle takılma zamanıydı, ben bekledim üçüncü ayda onun da zamanı geldi, birini sevme zamanı ve o kişiyi sevmesi her şeyden çok tanımasıyla ilgiliydi.
Ve biz bu zamanın içinde yaşamalıyız. Her şeyin zamanında olması gerektiğine inanarak ve gelen her şeye kucak açarak.
24 Kasım 2010 Çarşamba
Hal ve Tavırlarım
Bugün yine yataktan kalkmadım, derslerımın hıcbırıne gitmedim, evde oturuyorum. Televizyonda saçma salak kadın programları açık, pek izlemiyorum ama evde konuşma sesleri oluyor en azından, bende kendimi birileri varmış gibi hissediyorum.
Bilgisayarım kucağımda, bu sabah kalktım blogları okudum takip ettiğim.
Çok mutsuzum ya, geldiğimden beri öyle mutsuzum ki bütün günüm kendime acımakla geçiyor. Bu aslında uzun zamandır böyle, ders çalışmıyorum, ödevleri yapmıyorum, sınavları günü kurtaracak kadar çalışıp giriyorum-çoğu zaman konuların yarısını- Sevdiğim hiçbir şeyi yapmıyorum, kitap okumuyorum, film izlemiyorum, sinemaya gitmiyorum, d&r'da iki saat geçirmiyorum, yemek yapmıyorum, yemek yemiyorum, araba kullanmıyorum bu böyle uzar gider.
Odam da yürüyecek yer kalmadı, pek olan bir şey değil bu, çünkü odam kocaman ve çok güzel, odamı çok sevdiğimden dolayı hep toplu tutarım. Ama yatağımın üstünde yatacak çok küçük bir yerde kıvrıldım dün gece, inatla odamı toplamıyorum.
Ankara'ya geldiğimden beri durmadan ailemi özlüyorum, dün gece ağlarken o saatte uyanık olabilecek ve birazcık bana ilgisi olan çocukla konuşmaya başladım. Çünkü Alper o saatte uyuyordur ya da ben üzgün olduğumda, ona bunu anlatmaya çalıştığımda OFF Yarımada, düzel beni öyle ara der kapatır telefonu. Arkadaşlarıma ise söyleyemem nasıl üzgün olduğumu, ben güçlü olanım çünkü, onlar gelir ağlar benim yanımda, hep en akıllı çözümleri ben bulurum.
Aradım o çocuğu, adı Dizioyuncusu olsun, oyuncu olmaya çalışıyor çünkü ve televizyonda gördüğünüz yeni nesil çocukları yanında ucube bırakacak kadar yakışıklı.
Mesaj atar atmaz hemen cevap attı ama çok kötü olduğumu, canımın sıkkın olduğunu falan söyledim. Mesajları birden onbeş dk da bir atar oldu.
,
Ben anladım ki, kimseden bir destek beklememek lazım. Yanında olacak kişiler çoğunlukla ailenden başkası olmuyor, onları da üzmemek için hep çok mutlu rolü yapıyorsun.
Şimdi duşa girip kendime çeki düzen vereceğim, sonra arabaya atlayıp en büyük d&r'a gideceğim, bir saatimi kitaplara, dergilere, oyuncaklara ve dvd'lere bakıp geçireceğim, birkaç kitap alacağım kendime, bir şiir kitabı, bir roman. Sonra ilk defa tek başıma sinemaya gideceğim, bakalım tek başına film izlemek nasıl bir duyguymuş.
Belki iyi bir gün geçiririm ya da yapmak istediğim her şeyden vazgeçer, yatağıma girer ertesi güne kadar orada saklanırım.
Evet, zor bir seçim olacak!
16 Kasım 2010 Salı
Bayram
Bayram sabahları! İnsan bayram sabahları yersiz bir mutlulukla uyanıyor, neden bilmem. Şu yaşıma geldim - 21 yaşı böyle abartmayı çok seviyorum- hala neden bayram sabahları mutlu oluyorum acaba? Geçirdiğim muhteşem bayramlar söz konusu bile değil. Tam tersine her bayram sabahı, eğer şanslıysan biraz daha geç akşama doğru bizim evde büyük bir kavga kopar.
Babaannem pek değişik bir insandır, yaşlı bir kadın hakkında kötü konuşmak istemiyorum, konuşmam da ama evimizde çok fazla gürültüye, gözyaşına ve bağırışa sebep olmuştur. Bu yüzden ya kardeşlerim gitmek istemez ya annem ya da herkes gitse bile muhakkak bir olay çıkar dönüş yolunda herkes ağlar, birbirini suçlar diğer bayram gitmek istemiyorum bağırışları yükselir vs. Aile dramımıza kimseyi dahil etmeyeceğim sonuçta hoş şeyler yaşanmaz çoğunlukla.
Bugün de sabahtan buna benzer şeyler yaşandı, ama yine de diğer yıllara nazaran ufak yaralar aldık, akşam eve geldiğimizde herkes birbiriyle konuşmaya devam ediyordu ve hatta herkes aynı odada oturup film bile izledik.
Alper'le yine konuşmuyoruz. Bu olay ayda en azından bir kere yaşanıyor biliyorum ama gerçekten sıkıldım ya..
İlk başta sadece deney yapıyordum, ben aramazsam arayacak mı diye. Tabi aramadı, iki gün geçmişti yine dayanamadım aradım, o salak salak güldü sen aramıyorsun diye aramadım inat yaptım gibi gerizekalı yorumlarda bulundu, kavga çıkarttım, yüzüne kapadım.
Çocukça değil, benim takıldığım çok daha farklı şeyler, bu salak tavrı, aramaması ve benle yavşak yavşak konuşma tarzı.
Üç gün geçti, aramadı, aramadım, ki telefonu kapattığımda iğrenç mesajlarımı da üstüne salmıştım.
Yazınca her şey daha saçma, manasız ve Alper beni hiç siklemiyormuş gibi göründü, hatta bu kadar boktan bir ilişkinin içinde olduğum için acıdım bile kendime.
Offff. Uuğraşmayacağım artık, ne hali varsa görsün gerçekten, sıkıldım ya iki senedir aynı saçmalıklar, aynı ıssız adam ayakları. Umurumda değil.
14 Kasım 2010 Pazar
Gidelim
Göründüğünden daha zor. Yapamıyorum.
Gidelim...
Bilmediğimiz bir yere, bilmediğimiz kişilerle, bilmediğimiz bir zamana.
Bir ilişkide nerede hata yapılır, nerede öbür hatalara yer açarsın, nerede diğer hatalar için onu cesaretlendirirsin bilmiyorum.
Ben bunları yaptım, birine her şeyiyle onu kabul ettiğimi belli ettim, sustum, gururumu kırdım, kanadımı kesip attım.
Hata yaptım ama nerede yaptım bilmiyorum, ilk hafta mı ikinci ayda mı birinci yılda mı koca bir soru işareti ve ben bütün kaosun ortasında karar vermekten korkan bir kızım, hesap yapmaya çalışan ama hesapsız davranan.
Oldukça şapşal, oldukça şaşkın.
Yazmak gelmiyor içimden.
Ben günlük tutarım, günlük tutmazsam buraya yazarım, buraya yazmazsam bir yerlere bir şeyler karalarım ama muhakkak yazarım.
İki haftadır yazamıyorum, depresyonda değilim, kendimi öldürmeyeceğim ya da yakın zamanda erenköy ruh ve sinir hastalıklarına yatmayacağım.
Çok güzel şeyler de oldu iki hafta içinde, mutlu oldum, hayatımda gülmediğim kadar güldüm ama işte aması var.
Kimse bilir mi ince çizginin neresinde olduğunu? Mutlu olmakla mutsuz olmak arasındaki çizgiyi ya da birinden ayrılıp ayrılmamak gerektiğin arasındaki o kararsızlığı.. Aramak mı gerekir aramamak mı ? Unutmak mı hatıralara sarılmak mı ?
Neydi insanın hayatını değiştirecek kararlar? Herkes bu kararları verirken bunların farkında mıydı?
Ne yapacağımı bilmiyorum artık. Ne demem gerektiğimi, ne söylememin doğru olduğunu bilmiyorum. Kendimi de tanıyamıyorum.
Özlüyorum. En çok kendimi.
Her şeyi iki sene öncesine almak istiyorum hızla.. Hızla..
1 Kasım 2010 Pazartesi
Hastahane ve Saçmalıklar ve Bolca Aşk
Bu aralar pek bir yoğunum, aklım buralarda olsa da kim ne yaptı diye düşünsem de fırsat bulup bir türlü giremedim olmadı.
Alper geldi, cuma öğlen saat bir gibi, o geldiğinde saçımı yıkıyordum, pijamalarımi pofuduk terliğim, saçlarımdan akan sularla uzun uzun sarıldık birbirimize, o bacağımı oramı buramı sıkıştırdı, hiçbir şey olmamış gibi salak salak davranıp durduk.
Özlemişim, onu özlemek öyle bir şey ki, çoğu şey anlamsız ve saçma gelse de, onu özlemek basit ve zahmetsiz, istemesen de gelişiyor içinde o duygu, durduramıyorsun. O geldi ve ben düşündüğüm her şeyi unutuverdim, yanındaydım, sarılıyorduk birbirimize, üç haftadır görüşmüyor gibi değildik, sanki dün evine gitmiş ve sabah kahvaltıya gelmişti.
Ona aldığım hediyeyi verdim üç hafta olmuştu alanı, çok cici bir digital anahtarlık, içine resim yüklüyorsun, altmış tane öyle o resimler dönüp dönüp duruyorlar işte. Hem çok ucuz, hem de çok güzel bir hediye olduğunu düşünmüştüm alırken ama bizim oduncuğa biraz fazla kaçtı tabi yine de aldı çekmece de falan durur herhalde bilemiyorum.
Yatakta, yorganın altında komedi filmleri izleyip, cips yedik, bol bol meyve suyu ve cola tükettik, salak salak güldük, birara su savaşı yaptık, sonra ben yerleri sildim, o fön makinasıyla yatağı kuruttu, bol bol boğuştuk, durmadan birbirimizi yataktan atıp durduk ve deli gibi güldük.
Gece dışarı çıktık arkadaşlarımızla biraları yudumladık, el ele tutuştuk, çaktırmadan öpüştük, gece yemek yemeye yedik, ben sucuk ekmek yemek istiyorum diye ona da zorla sucuk ekmek yedirdim, en azından leş gibi sucuk kokmam ona diye düşündüm, geldik birbirimize sarıldık ve uyuduk.
Ertesi gün dünyanın en güzel kahvaltı masasını hazırladım, beraber ölene kadar yedik, sonra yine birbirimize sarılıp film izledik, akşamda bu sefer Alper'in başka arkadaşlarıyla fasıla gittik.
Gittiğimiz yer çok hoş bir yerdi,çok güzel rumca müzikler çalıyordu, mezeler yemekler de on numaraydı, ilk defa romantik bir müzik eşliğinde dansettik, ben pek ayaklarımı uyduramadım, heyecandan napacağım şaşırdım, bir iki kere tökezledim, herkes bana bakıyormuş gibi paranoyalara kapıldım kısacası kendimi bolca rezil ettim işte.
İçtik ama en çokta Alper içti, yanıma geldiğinde bazen çıkıyoruz, ama o eskiden özellikle de benden önce çok içen, her gece dışarı çıkan bir insandı. Ve gerçekten de hayvan gibi içtiğini, ve sanki hiçbir şey içmemiş gibi görünmediği zamanları bilirim, kısacası bünyesi sağlamdır daha doğrusu öyleydi.
Biz bir senedir falan içmeyi ve dışarı çıkmayı bıraktık, çok nadir olarak dışarı çıkarız evde oturup, televizyon izlemeyi, film izlemeyi daha çok sever olduk, sanki artık yaşımız da geçmiş gibi kafamız da kaldırmıyor, bir iki kere çıkıp bir-iki saat sonra hadi eve gidelim dediğimiz ve kalktığımız çok oldu. Nitekim cuma akşamı da saat on bir buçukta biz hesabı ödeyelim başımız ağrıdı demeye başlamıştık bile. Sanırım biraz sıkıcıyız.
Neyse saçmalama moduna geçtim yine, kısacası Alper feci içti, ilk başta bir şeyi yoktu, hepimiz rakılarımızı yudumluyorduk, sonra bu bağırarak konuşmaya başladı, bağırarak gülmeye ama çok komik ve tatlı, biz hala işin ciddiyetine varamadık.
Daha fazla uzatmayacağım, en az içen ben olduğum ve gerçekten hiçbir şeyim olmadığı için arabayı ben kullandım, Alper bu arada iyice kötüleşti. Alper'in arkadaşlarının evine gidip bir iki ona kahve içirip sonra biz eve dönecektik, planımız buydu. Ama Alper'in daha arabaya biner binmez kafası düştü, sanki böyle boynunu tutamıyor gibi, ben bir yandan araba kullanmaya çalışıyorum, bir yandan Alper'i dürtüyorum iyi misin diye, bizimkinden ses çıkmıyor.
Bir şekilde geldik arkadaşların evine, iner inmez kustu, ve ondan bir yarım saat sonra da kusuyordu, durmadan kustu kustu, en sonunda ben bunu duşa soktum, giydirdim yatağa yatırdım, bu yine kusmaya başladı, ama beyimizin tek söylediği Yarımada git içeri, senin yanında kusamam. Ben gittim oturdum içeri, bizim küçük beyden ses seda kesildi, dedim gidip bir bakayım şuna, yataktan düşmüş, yerde bayılmış, ağzının kenarında kusmuk-köpük gibi bir şeyler, yatıyor. Ben vurmaya başladım buna, bir yandan da Alper Alper diyorum, yok bizimkinden tık yok. İçerden çocuklar koştular tabi bu arada, bunlar da gördü bunu bu halde, biz kucaklıyoruz sen arabaya götür doğru hastahaneye dediler, ben yine nasıl araba kullandım nasıl onu hastaneye götürdüm, nasıl ağlamadım bilmiyorum.
İki serum yedi, ayıldı, saçma salak konuşmaya başladı. Doktorlar nerdeyse alkol komasına girecekmiş falan gibi salak yorumlar da yapmayı ihmal etmedi. Üç pijamalı tip, yanlarında topuklu, mini etekli, parmağında yüzükler kolunda bilezikler tadında, gözleri dolu dolu içeriye odaya bile giremeyen, kapının önünde sadece iyi olacak mı diye bayılmak üzere olan ikinci hasta modunda takılan ben, ve ikinci gecemiz de böyle geçti.
Sonra iyi oldu, daha fazla yazacağım şeyler vardı ama şuan gerçekten olan olaylar aklıma geldi ve birden pilim bitti, yatağa gidip uyuyabilirim bile, yastıktan da daha kokusu geçmedi, keşke hep kalsa diye düşünüyorum ama bir iki sabaha uçar gider en fazla.
Dün gece uykusunun arasında uyandı, beni kocaman öptü, kendisine çekip, sıkıca sarıldı ve uykusuna kaldığı yerden devam etti.
Ben ise bütün gece ağladım, keşke gitmese dedim, o farketmedi, ağladım ağladımm..
Ben onla olmak istiyorum hiçbir şey umurumda bile değil. Bir tek o olsun, işte o zaman ben dünyanın en mutlu insanıyım. Ama şu durum yok mu, bayramdan sonra birde üstüne Londra saçmalığı ekleniyor, koca yedi ay, onun kokusu olmadan nasıl yaşanır bilemiyorum.
Ben onu çok seviyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)